TOLSTOY
Bir kontla prensesin soylu ve
varlıklı oğlu… Sevdiği kadınla evlenmiş sadık bir eş, 13 çocuk sahibi bir baba
ve aynı zamanda onlara ders verip onları eğiten bir öğretmen… Bir devrimci, bir
düşünür, üzerinde Rousseau ve Schopenhauer’in derin izlerini görebileceğimiz
bir filozof… Kırım Savaşı’nda bir asker, Flaubert’in psikolog diye bahsettiği,
82 yıllık ömründe kalemi yorulmak bilmemiş dev yazar… Lev Nikolayeviç Tolstoy.
Eserlerinin yaşı bir asrı aşmış olmasına rağmen hala sarsıntısını
hissedebileceğimiz satır araları…
Onu okumaya
başladığınızda çalar saatinizin tokmağı, aniden, iki metal arasında dövünüp
durur ve tatlı uykunuz bölünür. Gözlerini kırpıştıran, yılların uyandıramadığı
bilincinizdir. Aslında sizde mevcut olan ve harekete geçmeyi bekleyen
düşünceler, akın akın beyninize hücum eder. Ne kadar uzaklaşmak isteseniz de
bir kere bölünmüştür uykunuz. Artık saatin tik tak eden rahatsız edici sesini
daha net işitirsiniz. Tolstoy ulaşmıştır size. Kendinize şu soruyu sormaya
başlarsınız:”Neden buradayım?’’ Gözleriniz saate iliştiğinde yazarın asıl
sormak istediği soruyla karşı karşıya kalırsınız:’’…ve nereye gidiyorum?’’
Birçok yazarın aksine Tolstoy’un yabancılaşmış insanı o sonu gelmez ‘’Kimim
ben?’’ sorusuyla pek ilgilenmez. Kendini tanıma sorunu çoktan çözülmüştür.
Tolstoy’un
size ulaşması güç mesele değil. Her romanında sizi kolunuzdan tutup olay
örgüsünün içine sokmayı bekleyen bir karakterin varlığını görürsünüz. Eğer
biraz da eserleriyle haşır neşirseniz o karakteri tanımak pek zor olmasa gerek:
Diriliş’teki Prens Nehludov, Savaş ve Barış’taki düşünceli Bezuhov ve Anna Karenina’daki
Tanrı’yı arayan, hayatın anlamını bulmak için yanıp tutuşan Levin Tolstoy’dan
başkası değildir. Böylece yazar, karakter üzerinden kendini resmedip
fikirlerini zamanı aşan anlatımıyla size aktarır. Bunu yaparken etrafını saran
gerçekliği anbean farkında olarak ve gerçekliği bütün tezahürleriyle hem zihin
hem duyular yoluyla etraflıca özümser.Anlamı açık, somut şeylerin dar sınırlarını
zorlamadan, bu dar sınırlar içinde bile mükemmelliğe ulaşmayı başarır. Ernest J
Simmons Tolstoy’un bu yönüne dikkat çeker: ‘’ Dış dünyayı kendi imgesinde
yeniden yaratarak kendine ait bir dünya kuran Dostoyevski’nin aksine, Tolstoy
gerçek dünyayı kabul eder, dünyaya dair çizdiği resim canlı ve ilgi çekicidir
çünkü dünyada okurlarından daha fazla şey görür, hayal gücünün prizmasından
bakıldığında sıradanlıklar yepyeni anlamlar kazanır.’’
Mektuplarından birinde ‘’Mutluluğum
sınır tanımıyor’’ yazmış olan yazar o dönemde ailesinden miras kalan bir evde
varlık ve huzur içinde yaşamaktaydı. Bedeninden sağlık ve enerji fışkırıyordu.
Sevgi ve hayranlık beslediği kadınla evlenmiş, bu kadın ona on üç evlat
vermişti. Elleri ve ruhuyla yarattığı, tüm benliğiyle özümsediği eseri
ölümsüzleşmiş ve yaşadığı çağını aşmıştı. Yasyana Polyana köylüleri
efendilerine saygı gösteriyor ayrıca bütün dünya onun günden güne artan ünü
karşısında eğiliyordu. Lev Tolstoy’un sahip olmayı arzuladığı bir şey kalmamıştı.
Ve bir gün aniden her şey anlamını yitirdi. Bu değişikliğin sebebi neydi?
Ve işte
yanıtların en ürkütücü olanı: Hiçbir şey! Ya da daha kötüsü olmuştu: Hiçlik.
Tolstoy ruhunun derinliklerindeki boşluğa şahit olmuştu,bu boşluğun devasalığının
verdiği şaşkınlık ile dehşete kapılıyordu. Buğulu gözleriyle capcanlı
yaşamımızın ardındaki o boşluğa, akıl almaz hiçliğe bakıyor ve gözlerini
alamıyordu.Büyük Rus yazar şöyle anlatıyor bu değişimi:‘’Benim 40-50 yıl boyunca öğrenip gelişerek, bedenen ve zihnen büyüyüp
nasıl hayatımı sürdürdüğüme bakıyor ve şimdi aklım tam kemal noktasına ulaşıp
olgunlaşmışken, tam hayatımın zirvesinde olduğum şu dönemde, bana tepeden
bakarak; ’hayatta hiçbir şey yoktur ve olmayacaktır’ tarzındaki görüşe
ulaştığımı görüyor ve bana kahkahalarla gülüyordu.’’
‘’…Kim
adlandırılamayan bu uçuruma bir kez gözlerini dikerse, bir daha başka yere
çeviremez bakışlarını; bir karanlık çöker bütün duygularının üzerine, yaşamın
ışığı söner, rengi gider. Donup kalır dudaklardaki gülümseme, parmak uçlarından
titreyen yüreğine dek bu soğuğu duyumsamadan dokunamaz hiçbir şeye... Bütün
değerlerin özünü ve tadını emer bu gözle görülmeyen karanlık dudaklar,
insanoğlunun en eski korkusu olan o korkunç, o kemiren karanlık, hiçlik, Edgar
Allen Poe’nun o her şeyi yutan maelstrom’u, derinliği insan ruhunun
derinliğinden çok daha büyük olan Pascal’ıngouffre’u, ‘uçurumu’ insanın gözleri
önünde açıldı mı, dünya donup kalır…’’
Ölüm…
Tolstoy’u anlamsızlık bunalımına sokan kaçınılmaz gerçek. Elbette kendi başına
ortaya çıkan bir bunalım değildi. Babası öldüğünde Tolstoy dokuz yaşındaydı,
iki yıl sonra da annesini kaybetmesinin ardından 1860’ta abisi ağır bir
hastalığa kurban gitti. İtiraflarım’da abisinin ölümüne şöyle değinir: ‘’
Nikolay bir yıldan fazla ıstırap çekti ve acı içinde öldü, neden yaşadığını
anlamadan,neden öldüğünü anlamadan…’’
Tolstoy’un
karmaşık, kırılgan ruhu son nefesine kadar bu bunalımın pençesine takılı
kalacaktı kuşkusuz. Lenin’in Rus devriminin aynası diye bahsettiği Tolstoy,
1910’da zatürreye yakalanıp özlediği salt ruha kavuşacak bedeni onu terk
edecekti. Bu kavuşmaya dek Tolstoy hayat sahnesinin seyircisi kalmamış bu
tahassüre tamamen teslim olmamıştır. Sahnede kalıp hayatın her rengini coşkuyla
yaşamıştır. Bu coşku kimi zaman iki kaşının arasındaki çizgilerde belirmiş kimi
zaman gözlerinin parıldadığı gülümseyişinde kimi zaman da bedenine sığmamış
ruhundan taşıp kalemine ulaşmıştır.
Sahi;
hayattan rengi alın, geri neyi kalır ki?
KAYNAKÇA
Ernest J. Simmons, Introduction to Tolstoy’s Writings
Michel Aucouturier, Le Magazin Litteraire
Vasili Vesilyeviç Zenskovski, Düşünür Olarak Tolstoy, Notos
Dergisi 58.sayı
Lev Nikolayeviç Tolstoy, İtiraflarım, Antik Dünya Klasikleri
İstanbul 2005
Stefan Zweig, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar, Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları,2016
Sergey Tolstoy, Oğlu Tolstoy’u Anlatıyor, Düşün Yayınları,
1990
