31 Mayıs 2019 Cuma

TOLSTOY 2016-2017


TOLSTOY
Bir kontla prensesin soylu ve varlıklı oğlu… Sevdiği kadınla evlenmiş sadık bir eş, 13 çocuk sahibi bir baba ve aynı zamanda onlara ders verip onları eğiten bir öğretmen… Bir devrimci, bir düşünür, üzerinde Rousseau ve Schopenhauer’in derin izlerini görebileceğimiz bir filozof… Kırım Savaşı’nda bir asker, Flaubert’in psikolog diye bahsettiği, 82 yıllık ömründe kalemi yorulmak bilmemiş dev yazar… Lev Nikolayeviç Tolstoy. Eserlerinin yaşı bir asrı aşmış olmasına rağmen hala sarsıntısını hissedebileceğimiz satır araları…
Onu okumaya başladığınızda çalar saatinizin tokmağı, aniden, iki metal arasında dövünüp durur ve tatlı uykunuz bölünür. Gözlerini kırpıştıran, yılların uyandıramadığı bilincinizdir. Aslında sizde mevcut olan ve harekete geçmeyi bekleyen düşünceler, akın akın beyninize hücum eder. Ne kadar uzaklaşmak isteseniz de bir kere bölünmüştür uykunuz. Artık saatin tik tak eden rahatsız edici sesini daha net işitirsiniz. Tolstoy ulaşmıştır size. Kendinize şu soruyu sormaya başlarsınız:”Neden buradayım?’’ Gözleriniz saate iliştiğinde yazarın asıl sormak istediği soruyla karşı karşıya kalırsınız:’’…ve nereye gidiyorum?’’ Birçok yazarın aksine Tolstoy’un yabancılaşmış insanı o sonu gelmez ‘’Kimim ben?’’ sorusuyla pek ilgilenmez. Kendini tanıma sorunu çoktan çözülmüştür.
Tolstoy’un size ulaşması güç mesele değil. Her romanında sizi kolunuzdan tutup olay örgüsünün içine sokmayı bekleyen bir karakterin varlığını görürsünüz. Eğer biraz da eserleriyle haşır neşirseniz o karakteri tanımak pek zor olmasa gerek: Diriliş’teki Prens Nehludov, Savaş ve Barış’taki düşünceli Bezuhov ve Anna Karenina’daki Tanrı’yı arayan, hayatın anlamını bulmak için yanıp tutuşan Levin Tolstoy’dan başkası değildir. Böylece yazar, karakter üzerinden kendini resmedip fikirlerini zamanı aşan anlatımıyla size aktarır. Bunu yaparken etrafını saran gerçekliği anbean farkında olarak ve gerçekliği bütün tezahürleriyle hem zihin hem duyular yoluyla etraflıca özümser.Anlamı açık, somut şeylerin dar sınırlarını zorlamadan, bu dar sınırlar içinde bile mükemmelliğe ulaşmayı başarır. Ernest J Simmons Tolstoy’un bu yönüne dikkat çeker: ‘’ Dış dünyayı kendi imgesinde yeniden yaratarak kendine ait bir dünya kuran Dostoyevski’nin aksine, Tolstoy gerçek dünyayı kabul eder, dünyaya dair çizdiği resim canlı ve ilgi çekicidir çünkü dünyada okurlarından daha fazla şey görür, hayal gücünün prizmasından bakıldığında sıradanlıklar yepyeni anlamlar kazanır.’’
Mektuplarından birinde ‘’Mutluluğum sınır tanımıyor’’ yazmış olan yazar o dönemde ailesinden miras kalan bir evde varlık ve huzur içinde yaşamaktaydı. Bedeninden sağlık ve enerji fışkırıyordu. Sevgi ve hayranlık beslediği kadınla evlenmiş, bu kadın ona on üç evlat vermişti. Elleri ve ruhuyla yarattığı, tüm benliğiyle özümsediği eseri ölümsüzleşmiş ve yaşadığı çağını aşmıştı. Yasyana Polyana köylüleri efendilerine saygı gösteriyor ayrıca bütün dünya onun günden güne artan ünü karşısında eğiliyordu. Lev Tolstoy’un sahip olmayı arzuladığı bir şey kalmamıştı. Ve bir gün aniden her şey anlamını yitirdi. Bu değişikliğin sebebi neydi?
Ve işte yanıtların en ürkütücü olanı: Hiçbir şey! Ya da daha kötüsü olmuştu: Hiçlik. Tolstoy ruhunun derinliklerindeki boşluğa şahit olmuştu,bu boşluğun devasalığının verdiği şaşkınlık ile dehşete kapılıyordu. Buğulu gözleriyle capcanlı yaşamımızın ardındaki o boşluğa, akıl almaz hiçliğe bakıyor ve gözlerini alamıyordu.Büyük Rus yazar şöyle anlatıyor bu değişimi:‘’Benim 40-50 yıl boyunca öğrenip gelişerek, bedenen ve zihnen büyüyüp nasıl hayatımı sürdürdüğüme bakıyor ve şimdi aklım tam kemal noktasına ulaşıp olgunlaşmışken, tam hayatımın zirvesinde olduğum şu dönemde, bana tepeden bakarak; ’hayatta hiçbir şey yoktur ve olmayacaktır’ tarzındaki görüşe ulaştığımı görüyor ve bana kahkahalarla gülüyordu.’’
‘’…Kim adlandırılamayan bu uçuruma bir kez gözlerini dikerse, bir daha başka yere çeviremez bakışlarını; bir karanlık çöker bütün duygularının üzerine, yaşamın ışığı söner, rengi gider. Donup kalır dudaklardaki gülümseme, parmak uçlarından titreyen yüreğine dek bu soğuğu duyumsamadan dokunamaz hiçbir şeye... Bütün değerlerin özünü ve tadını emer bu gözle görülmeyen karanlık dudaklar, insanoğlunun en eski korkusu olan o korkunç, o kemiren karanlık, hiçlik, Edgar Allen Poe’nun o her şeyi yutan maelstrom’u, derinliği insan ruhunun derinliğinden çok daha büyük olan Pascal’ıngouffre’u, ‘uçurumu’ insanın gözleri önünde açıldı mı, dünya donup kalır…’’
Ölüm… Tolstoy’u anlamsızlık bunalımına sokan kaçınılmaz gerçek. Elbette kendi başına ortaya çıkan bir bunalım değildi. Babası öldüğünde Tolstoy dokuz yaşındaydı, iki yıl sonra da annesini kaybetmesinin ardından 1860’ta abisi ağır bir hastalığa kurban gitti. İtiraflarım’da abisinin ölümüne şöyle değinir: ‘’ Nikolay bir yıldan fazla ıstırap çekti ve acı içinde öldü, neden yaşadığını anlamadan,neden öldüğünü anlamadan…’’
Tolstoy’un karmaşık, kırılgan ruhu son nefesine kadar bu bunalımın pençesine takılı kalacaktı kuşkusuz. Lenin’in Rus devriminin aynası diye bahsettiği Tolstoy, 1910’da zatürreye yakalanıp özlediği salt ruha kavuşacak bedeni onu terk edecekti. Bu kavuşmaya dek Tolstoy hayat sahnesinin seyircisi kalmamış bu tahassüre tamamen teslim olmamıştır. Sahnede kalıp hayatın her rengini coşkuyla yaşamıştır. Bu coşku kimi zaman iki kaşının arasındaki çizgilerde belirmiş kimi zaman gözlerinin parıldadığı gülümseyişinde kimi zaman da bedenine sığmamış ruhundan taşıp kalemine ulaşmıştır.
Sahi; hayattan rengi alın, geri neyi kalır ki?
KAYNAKÇA
Ernest J. Simmons, Introduction to Tolstoy’s Writings
Michel Aucouturier, Le Magazin Litteraire
Vasili Vesilyeviç Zenskovski, Düşünür Olarak Tolstoy, Notos Dergisi 58.sayı
Lev Nikolayeviç  Tolstoy, İtiraflarım, Antik Dünya Klasikleri İstanbul 2005
Stefan Zweig, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,2016
Sergey Tolstoy, Oğlu Tolstoy’u Anlatıyor, Düşün Yayınları, 1990

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder